Wednesday, July 31, 2019

Sevgili eski komşum ve 2013-15 dönemi hocamız Füsun Şahin artık ebediyete yolculuğa çıktı.Tüm dostlarının,sevenlerinin başı sağolsun.

Sevgili eski komşum ve 2013-15 dönemi hocamız Füsun Şahin artık ebediyete yolculuğa çıktı.Tüm dostlarının,sevenlerinin başı sağolsun.

Bugün...
Uyandım..
Sabah güneşi odamın içinde..
Ve bencilce bugün de uyandığıma teşekkür ettim...
Bazılarımız ayrılıyor bu dünyadan ve ben hala yaşıyorum diye Füsun'a çok üzüldüm kendime sevindim bilinçsizce...

Füsun'la ilk tanışmamız 2004 yılı...
Atölyeye girişini dün gibi hatırlıyorum.. Biraz konuyu önemsemezmiş tavırlarla girdi içeri... Heşeyi inceledi.. "ben de boyuyorum bişiler" dedi..." Hmmm, güzel yapmışsınız burayı..Pek gelebileceğimi zannetmiyorum ama..Ne zaman açılıyor kurslar" dedi...
Veeeee sonra ilk kursa yazılanlardan oldu... Bizi koca bir sene bırakmadı..Dost olduk bütün sene .O zamanlar muazzam çalışıyoruz Ankara'da.. 100-120 civarı öğrencimiz olurdu her sene..Kurslar bitince diğer çoğu öğrencim gibi bir daha görmedim Füsun'u..
2008 yılı..
Biz o sene benim ex koca ile ev almaya karar verdik. Emlakçı beni gezdiriyor gezdiriyor. Bir türlü beğenmiyorum. Ruh yok gezdiğimiz yerlerde. Evler güzel ama bahçelerde hayat yok...Nihayet akşamüstü "Abla bir yer daha var eminim burayı beğenirsin" dedi ve beni çok şirin bir siteye soktu... Çayyolu'nda Atakent Sitesi. Daha siteye girdik.. Bayıldım.. Herkes bahçede.. Mangal yapanlar, her bahçede bir köpek, bahçede oturup çay içenler... "Ohh be " dedim.. "Yaşayan bir yer işte.."
Emlakçı gezdireceği evin önüne getirdi. O zaman kafama dank etti.. Taaaa 1994 yılında da biz yine aynı sitede, bu sefer kiralık ev bakmıştık ve ben bu siteye bayılmıştım... Hakan'a, ex-kocaya çok yalvarmıştım "nolur burayı tutalım" diye ama o "ev çok karanlık Ece..Kasvetli bir havası var" deyip beni de sonunda vazgeçirmişti.
Bu seferki gezeceğimiz ev, eski baktığımız evin 3 yanı.. İndik arabadan.. Emlakçı site görevlisini arıyor arıyor, bir türlü ulaşamıyor. Emlakçı "kısmet değilmiş bugün..Yarın geliriz artık" dedi. Yok... tanımıyor ki emlakçı beni...Ben de bir huy vardır..Aklıma koydum mu illa ki yapacağım o gün o işi.. Bahçeye girdik.. Pencerelerden içeriyi görmeye çalışıyorum.. Dedim ki emlakçıya.. "Komşulara soralım.. Onların evlerinin birinin bile içini görsem bu gece rahat edeceğim.. Evin yapısını anlarım..Birinin ziline basalım mı komşulardam?" Emlakçı şaşırmış bakakaldı bana.. "Yarın gelsek? Ayıp olmaz mı bu saatte? dedi..Duymadım bile adamı.. karşı komşuya gözüm takılmıştı.. Nasıl süslü bir bahçe.. Yakınlaştım.. Bir baktım benim boyamalarım.... Ta o zamanlardan beri bir tarzım var benim.. Nerede görsem tanırım... Dedim "Kesin bu komşu benim öğrencim." Daldım bahçeye.. Kapıyı çaldım.. Birazdan açıldı kapı... Aaaaaaa Füsun...
"Aaaaaa Ece hocam... Aaaaa ne arıyorsunuz kapımda? Ayyyy çok sevindim yaaa. Gelsenize içeri." Giriş o giriş... Meğer benim beğendiğim ev de Füsun'un teyzesininmiş.. Biz kısa zamanda evi aldık... Komşu olduk.. Hem tadilat zamanı, hem taşınma zamanı herşeyime koşturdu canım Füsun... Sonrasında da çok sıkı hem komşum hem dostum oldu... Yani o evi onun sayesinde aldık...
Komşum olması yetmedi.. Dostum, sırdaşım oldu... Her atölye dönüşü kendi evime girmeden ilk uğradığım yer oldu... Gecelerce, yıllarca yedik içtik...Zorla onu atölyeye hoca da yaptık en sonunda.. O kadar yaratıcı, o kadar çözüm odaklı, o kadar insan ilişkileri kuvvetliydi ki.. Benim için bulunmaz nimetti..
Ahhh ahhhh...Ticaret işi bir garip.. Öyle bir zaman geliyor ki... En sıkı dostunla bir anda aran açılıveriyor... Yıllar sonra atölyecilik, bu bağımlılığından kurtulamadığımız boyama yüzünden birbirimize küstük.. Çok dokundu onunla konuşamamak... Çok üzdü beni atölyeden eve gelip de onun bahçesinde alıştığım kahvemi içememek..

Hayatın ne garip cilvesidir ki... Yıllar sonra da onun vesilesi ile aldığım o evi, yine onun yüzünden sattım gitti.. Helali hoş olsun.. Şimdiki aklım olsaydı... Belki başka davranırdım.. Belki aldırmazdım .. Belki alınmazdım bu kadar..Ahhhh kaçırdım seni... Kaçırdım tüm bu yılları.. Üzgünüm... Çokkkk...

Sevgili Füsun... Çok çektin herşeyden... Hiç aldırmadın, hep güçlü oldun.. Tanıdığım en filozof kadın.. En idealist, en devrimci kadınlardan biri... En anlayışlı anne...Dost, komik, zeki...

Çok çok çok huzurlu ol arkadaşım...Seni seviyorum..


Sunday, July 14, 2019

MRS. SWANGSRI SIVAKRISKUL

Swangsri mi?..O ömrüme gönderilmiş bir melekti.

Dolu dolu 5 gün.
Ve gitti.
Sevgilimi kaybetmiş gibiyim. Kalbim ağrıyor sanki. Bir oda yalnızlığım var. Bana aldığı hediyeler. Onlar bana bakıyor ben onlara...

"Türkiye'ye geleceğim" dediğinde " off nasıl geçer ki zaman? Eeee şimdi ben onu nasıl mutlu edeceğim...Ahhh ne güzel gezdiririm şimdi ben onu.." diye atladım heyecanla. "Hayır..Ben sana geliyorum. Atölyende olmak istiyorum.. Gezmece başka sefere." dedi. İstemedi Kapadokya, Bodrum, Hatay filan.

Geldi.
Yine de tam dinlemedim onu. İki gününü tıka basa doldurdum. Kalabalıklarda neşeli ve uyumlu dururken bile bana anlattı gözleriyle, duruşuyla."Yalnız olmak istiyorum.Konuşalım istiyorum. Zamanımızı koşa koşa harcamayalım diyorum."

Nihayet.
Dinledim onu.
Duruldum.
Son 3 gün. Hep konuştuk. Önce ben konuştum durmaksızın. Malum başlayınca da susmam ki. Hep dinledi.. Sonra ondaydı sıra. Ve o başlayınca konuşmaya,  ben bir daha konuşmak istemedim. Vapurda anlattı, yemekte, durakta, otelde...Yürürken, beklerken, otururken... Sanki büyülüydü tüm sözleri.

 "Kedi. Onlar sadece evcil bir hayvan değil. Özel bişi vardır. Sen. Kedi gibisin.  Bir duruşun var. Kendi özel dünyan var ne kadar kalabalık olursa olsun etrafın. Sana ait bir dünya. Kimseyi almadığın bir dünya. Ama senin canın isteyince herkesin kucaklarına öyle güzel kıvrılıyorsun ki kimse hayır da diyemiyor, onları dünyanın en mutlusu ediveriyorsun. "

 "Hayatımız 3 gün. Dün, bugün, yarın. Dünün ötesinde kalırsan ya da yarının ötesine çok zaman ayırırsan bugünü kaçırırsın. Dünden evveli için yapılabilecek hiçbirşey yok. Pışmanlık yok. Yarından sonrası için de çok büyük beklentilerimiz olmamalı. Çünkü bilmiyoruz yarından sonrası olacak mı? O yüzden enerjin, planın, paran varsa bugüne harcamalısın hepsini. Yapabileceğinin en iyisini bugün yapmalısın. Yarın uyandığında ise yeni bir güne ve sadece yeni bir yarına odaklanmalısın"..

 "Şimdi burada benimle otururken senin için en önemli şey nedir? Mesela benim için şu an karşımda sen otururken sensin en önemli. Beynim sadece burada. Aklım ne gelen mesajlarda olmalı, ne birazdan ödenecek hesaplarda ne de yarın buluşacağım arkadaşımda. Sana odaklanıyorum. İşte her anımızda bunu uygulamamız lazım. Ne iş yapıyorsak ya da o an kiminleysek kendimizi o ana adamamız gerekir.Mutluluğun sırlarından biri"..

"Vücudumuz ve aklımız beraber değillerdir. İnsan olarak biz, öğrenmek ve aslında gerçek doğamız olan ruhsal parçamıza  yakınlaşmak için fiziksel bedenlerimizle “örtünmüş” durumdayız. O yüzden vücuduna hükmedemezsin ama aklına evet. O halde vücuduna hükmedemediğin yerde aklına mukayyet olup vücuduna istediğini yaptırabilirsin. Birgün hastaneye düşersek kimse bize yardım edemez. Doktorlar dahi.. Yaşamak istemeyeni kimse kurtaramaz. Hayat mücadelesini kazanacak tek kişi sensin. O yüzden kendin olmalısın, kendi başına başarmalısın, sen kazanmalı, sen hayatta kalmalısın. Akıl oyununla, kimseye bağımlı hissetmeden"..

"Bak. Şu elma taşıyarak iki büklüm hamallık yapan yaşlı adamı görüyor musun? Ahhh. En ders alınacak manzara. Ben zevk alıyorum böyle birini seyretmekten. Çünkü o hayata yenik düşmemiş. Hayatta kalmak için hala mücadele ediyor. Sadece kendi başına hayatta kalabileceğinin farkında. Zor da olsa hayata yenilmemiş, iki büklüm de olsa bişi taşıyor, mücadele ediyor. O zaman ben, hele ki ondan birkaç step şanslı biri olarak utanmam lazım bişi yapmazsam, o, o haliyle hamallık yaparken ben bu halimle nasıl hayata meydan okumam? İşte bu insanlar bizim daha iyi şeyler yapabilmemiz için örnek insanlar"..

 "Tayland'da herkesin evinde başka küçük bir ev daha vardır. Çünkü üzerinde yaşadığımız topraklar ya da dünya üzerindeki her bir parça toprak  bizden çok önce birilerininmiş. Onları birileri uzun yollardan göç ederek, uğruna hayatta kalma mücadelesi vererek, savaşarak ya da zorlu koşullar içinde elde etmiş. Ben ise sadece parasını verip almışım. Şu an üstünde ben otursam da bu hakkı,  burayı bana tarihte sağlayanlara borçluyum. Budizme göre kaderimizden erken ölürsek ruhlarımız bu dünyada dolaşmaya devam ediyor.  Sadece gördüğümüz, dokunduğumuz şeylere hizmet etmek çıkarcılıktır. Asıl göremediğimiz bir ruha hizmet etmek, saygıda kusur etmemek ise bizi bir üst yaşam seviyesine ulaştıracaktır. İşte evlerimizdeki evler onlar içindir.  Biz o toprağa sahip olup mutlu oluyorsak, rahat uyuyirsak, yemek yiyorsak, bunun esas sahipleri onlardır ve her zaman evimizde yerleri vardır"..

 "Hayatta üç şey olmaya çalış. Makul, nazik ve öfkesiz..."

" İnsanlar bir amacı olan ruhani varlıklardır. Nedir amacımız? Alçak gönüllülüğümüz ve gerçeği arayışımız sayesinde yükselmek ve bir yandan yanlışlarımızdan ders alırken bir yandan da maddi şeylere bağlılıktan kendimizi kurtarmaktır.."

"Düşündüğümüz her şey, yaptığımız her şey, sesli olarak ifade ettiğimiz her şey hem çevremizi etkiler, hem de içsel bir etki yaratır. Bu nedenle hepimiz daha büyük bir bütünün parçasıyız ve her birimiz o dengeyi sağlayan eşit parçalarız. O yüzden şeklimiz, işimiz, maddi gücümüz ne olursa olsun bu bütünlükte bana bu halimle ihtiyaç vardır"

" Sen etrafındaki herşeyde dengeyi sağlayan, yol gösterici, yargısız, sana seçilmiş yolda doğru adımlarla hareket eden bir kadınsın. Bütün bu dediklerimi uygulayan makul, öfkesiz ve nazik bir ruhsun.. Kendinin farkına varıp ve bu hayatta bir amaç – hayatını ve diğer insanların hayatlarını zenginleştiren “yüce bir amaç” bulmuşsun ve o yüzden herkesi cesaretlendirebiliyorsun."

" Mutlaka Hindistan'a götüreceğim seni.Orada bir otel var. İlginç bir otel. Her zaman boş. Ama sahibinin umrunda değil boş olması çünkü çok zengin. Hindistan'ın en zenginlerinden birisi sahibi..Otel  görkemli büyülü bir görüntüye sahip.Yaklaştığında kapıda kocaman bir tabela ve yazı görüyorsun. Yazıyı söylemeden önce Hindistan'ın tarihinden bahsedeyim kısacık. Hindistan, tarihi boyunca ‘arzular ülkesi’ olarak tanımlandı. İnci ve elmastan gül esansına doğal hazineleri yanında, hikmet hazineleriyle de büyük güçlerin hep dikkatini çekti. İngilizler için, diğer sömürgelerde olduğu gibi buradaki hakimiyet fikri geçici bir sömürgecilik iştahına dayanmıyor, neredeyse İngiltere’nin zenginliği, Hindistan egemenliğine bağlı olarak görülüyordu . O yüzden Hindistan çok sömürüldü çok acılar çekti. İngilizler Hindistan'da kötülüğün merkezi oldu. Dönelim otele.. Otel ingilizler zamanı en ünlü balolara evsahipliği yapmış, kısacası köle şeklinde hintlilerin çalıştırıldığı lüks ingiliz yaşantısına tanıklık etmiş yıllarca. Sömürgecilik dönemi boyunca  kapıdaki o tabelada şu yazılıymış. 'No indians allowed.' Yani.... 'Hintliler giremez. Bu otele hintlilerin girmesine izin verilmez.' Sömürgecilik dönemi bitince.... Sırf o yazıyı değiştirmek için zengin hintli işadamı oteli satın alıyor. Ve kapıdaki tabelayı değiştiriyor. İşte ben seninle o tabelaya tekrar bakmak istiyorum. Koca bir tarihi, çekilen acıları bir cümle, bir tabela nasıl özetliyor.
' İngilizler giremez.Hiçbir ingilizin bu otele girmesine izin verilmez. Köpekler hariç.'

Ah sevgili Swangsri.  Öyküler konuşmalar daha ne çoktu. Doyulmaz ki o günlere..

Ben..
Dünyanın ne şanslı kuluyum ki. Hayatımın bir yerinde sana rast geldim..Tabi ki var tek tük de olsa.. Senin gibi kendini benimle olmaktan mahrum etmeyen hatta birlikte olmak için fırsat yaratan olağanüstü insanlar.
Günlerce dinleyebilirim sizleri.
Benim en büyük kazancım, refahım, doygunluğum, verimliliğim önce kendim sonra sizlersiniz.

Seni çok seviyorum Swangsri.
Hepiniz kalın sağlıcakla..

Friday, June 7, 2019

BABA FİLMİ PART 2

BABA FİLMİ PART 2
Bu tatil farklıydı..
Hep ben övünürdüm babamın kızı olmakla bu zamana kadar.. "Merhaba ..Ben Mithat Aymer'in kızıyım."diye tanıştırırdım kendimi...
Bu tatil çoğu rastladığımız kişi, babama yaklaşıp "aaaa siz Ece Aymer'in mi babasısınız?" deyince, işler değişti..😊😊..
Eve dönüş zamanı gelince babama sarıldım..
"Gurur duyuyorum kızım seninle...İşte o zaman bu zamanmış...Artık ben, Ece Aymer'in babasıyım.. " dedi...

O öyle hissediyorsa ne mutlu bana...

BENİM BABAM...
Bir çocuğun babası ile olan ilişkisinin kalitesi, o insanın çevresine karşı göstereceği tepkiyi belirleyen en önemli etkendir. – John Nicholson
Hatırlamaya çalışıyorum..
Hafızamı zorluyorum ama olmuyor... Babamı bir türlü bizim evde hatırlayamıyorum…Nasıl işten gelirdi, acaba bana nasıl seslenirdi? “Kızım…ben geldim…” deyince ben koşup sarılır mıydım? Evde ne giyerdi?
O zaman Aşağı Ayrancı Yazanlar sokaktayız…Evi hatırlıyorum, bahçeyi, apartmandaki merdiveni, balkonu…
Ama babam…Hatıralarımda yok.. Çok üzülüyorum…
Ona ait en eski hatırladığım..
Daha doğrusu, çocukluğuma ait en çok sevdiğim ve sevindiğim zamanlar….Onun bekar evindeyiz…. (Demek ki annemle boşandıktan sonra, gittiği Belçika’dan dönmüş ve Küçükesat İncesu’daki o hatırladığım evi tutmuş!) Babam ve ben varız sadece…O günler babam sadece benim…Gözlerimin içine dikkatle ve sevgiyle bakardı…O günlerde babam beni hiç susturamazdı, söylediklerimi eleştirmez, beni gerçekten dinlediğini ve anladığını bilirdim… 8-9 yaşın saflığı ile,duygularımı hiç çekinmeden anlatırdım…
Sonra…Çoook uzun zaman, yaklaşık 30 sene bunu bir daha yapamadım, onunla duygularımı paylaşamadım.
Çok güzel oyunları vardı….Ahh, bir türlü tam hatırlayamıyorum ki..Halbuki, bir hatırlasam... Benim için dünyanın en değerli anıları olacaklar…Galiba “ne iş yapıyorsun?” oyunu oynardık… Babamın arkasına geçerdim, başlardım dişimi fırçalamaya ya da başlardım saçımı taramaya…O sorular sorarak, benim verdiğim cevaplardan, ne yaptığımı tahmin etmeye çalışırdı…Hep, katılarak güldüğümü hatırlıyorum, o kadar komik işler söylerdi ki…Şimdi anlıyorum, beni oyalamak için ne kadar uğraştığını, beni eğlendirmek için ne kadar yaratıcı olmaya çalıştığını…
O zamanlar Tunalı, Buğday sokaktaki Neşe İlkokulu’na gidiyorum..Babam da tam karşıdaki Su-Yapı’nın kurucu mühendislerinden.… Okuldan azıcık aşağı inince, Buğday sokağın Tunalı’ya çıktığı yerde Kebap 49 var..Her yeri camla çevrili...Babam hala söyler “Sorardım sana...Ne yiyeceksin yavrum? Her zaman tek cevabım vardı. Kıymalı pide babacığım.”
Su-Yapının altında da Rıhtım Restoran var…Rıhtım’ın, yemek öncesi masaya getirilen, özel tırtıklı bıçakla sıvazlanıp, şık cam kaseye konmuş tereyağları ve sıcacık ekmeğini o kadar net hatırlıyorum ki… Belki de babam ve ben, başbaşa olabildiğimiz için bu iki yer benim için hep çok özel yerler oldu …
Sonra….sonrasında, yalnız bir adam ne yapar Ankara’da?… O da çok haklı olarak arkadaşlarının uygun gördüğü ve sonradan çok güzel anlaştıkları “Asuman Abla” ile evlendi…
Benim durum artık şöyleydi...Büyüdükçe yaşamını sürdürmek zorunda olduğu anne evinde aslında karşı olduğu, reddettiği bir yaşam tarzını yaşayan bir genç kız..Baba evinde ise babasını paylaştığını düşündüğü yepyeni bir kadın, bir üvey kardeş,ardından bir kardeş daha…..
11 yaşla 40 yaş arası hep içimde babamla mücadele eden bir Ece oldu.. O Ece gerçekten ben miydim bilmiyorum... Bildiğim, bekar evinde babasıyla kahkaha krizleri geçiren Ece yerine, duygularını ifade edemeyen, ifade edememenin sıkıntısıyla içten içe depresyonlar yaşayan yeni bir Ece’nin oluştuğu… Babam her zaman öyle güçlü ve sağlamdı ki...Hem karakteri dolayısıyla hem de benim babam olması sebebiyle ben büyürken, hayatımı yaşarken, düşmeme, yanlışlar yapmama asla tahammül etmedi…Ben de hep tiyatro oynadım, hep onun hatasız kızı oldum.
Maalesef bana kendi doğrularını öğretmeye çalışırken, illaki tersine gittim ve kendim yanlışlar yapmadan doğruları öğrenmedim… Ancak yaptığım bu yanlışlar hayatımdaki en değerli varlığı yani babamı kısa bir zaman için de olsa kaybetmeme sebep oldu… Şimdi geriye dönüp baktığımda, babamla küskünlüğümün sonunda ondan duyduğum birkaç özel cümle belki de hayatımda hep ondan duymayı beklediğim en güzel cümlelerdi… Onsuz geçen birkaç yıl sonra ona çok uzun bir mektup yazıp çocukluktan itibaren yaşadıklarımı, ona olan duygularımı, neleri affedip, neleri affedemediğimi, üzüntülerimi, sevinçlerimi herşeyi yazdım.Mektup eline ulaştıktan 3 gün sonra beni aradı.
"Bir baba kızını nasıl sever senin hiç fikrin yokmuş..Sen benim en değerli varlığımsın." Ahhhh. İşte bu..Onun hayatında, benim yerimi ifade eden o kısa ve öz açıklama... Babamın sesi... Vurgulamaları dahi hala kulaklarımda…Artık, ölsem de gam yemem derler ya, aynen öyle hussetmiştim telefonun öbür ucunda.
Ne tuhaf..Büyüyorsunuz, okuyorsunuz, evleniyorsunuz, çocuk sahibi oluyorsunuz, günde 16 saat çalışıyorsunuz amaaaa aniden bütün bunları hep bir kalp burukluğuyla yaptığınızı fark ediveriyorsunuz. Nihayetinde küsmeler, barışmalar... Ve yıllar boyunca beklediğiniz o 1-2 cümleyi duyunca bütün burukluklar siliniyor ve yeniden revize olup mutluluk içinde hayata yeni bir sayfa açıyorsunuz..

Babam hedeflerine kitlenen ve asla sizi yanıltmayan birisi..
Mersin’in Gözne köyünden…11 kardeşli bir ailenin 5. çocuğu..Parasızlık dolayısı ile defalarca evlatlık verilmiş ama her seferinde kaçarak eve geri dönmüş…Orta1’in sonunda abisinin desteği ile minik bir manav dükkanında çalışmaya başlıyor..Bir gün bir İngiliz manava giriyor ve babamın ona söylediği ingilizce cevaplar çok hoşuna gidiyor…. “Bana çay ısmarlar mısın?” deyip dükkanda babamla biraz oturuyor… İngiliz William Rickards, bu küçük esmer çocuğun, köy ilkokulunda öğrendiği ingilizcesiyle bile olsa onunla konuşmasından çok etkileniyor ve “bana hergün çay ısmarlarsan, ben de sana daha çok ingilizce kelime öğretirim.”diye bir teklifte bulunuyor..Gerçekten de William hergün babamın yanına gelip çay içiyor ve ona İngilizce öğretmeye başlıyor…O zaman babam Mersin ticaret lisesi’nde..Nihayet William evde İngilizce ders vermeyi teklif ediyor babama… Böylece William’ın evinde İngilizce dersler başlıyor.Sonuçta babam liseyi çok iyi bir dereceyle bitiriyor… William son İngilizce dersinde bir öneride bulunuyor. “Biliyor musun, Ankara’da mühendis ve bilim adamı yetiştiren yeni bir üniversite var, İngilizce eğitim veriyor.İsmi ODTÜ. Oraya başvurmanı ve imtihanına girmeni istiyorum.”
Yıl 1958..ODTÜ 1956’da açılmış...Daha henüz barakalarda ders yapıyorlar. Babam William’dan aldığı 50 lira ve Abdullah ağabeyinden aldığı 50 lira ile toplam 100 lirayla ODTü’nün imtihanına Mersin'den Ankara'ya geliyor ve bir gece kalıp dönüyor…İmtihanı çok iyi derece ile kazanınca William babama yeni bir öneride bulunuyor...“ Tebrikler. Şimdi sen Ankara’ya gidip ODTÜ’ye başlayacaksın... Ve artık ihtiyacım yok diyene kadar da ben ve annem sana her ay 50'şer pound göndereceğiz.”
Böylece babam yine ağabeyinden aldığı 50 lirayı da katarsak 150 lira ile Ankara’ya gelip ODTÜ’ye İnşaat Mühendisliği’ne kaydını yaptırıyor… 3-5 ay sonra babam başvurduğu DSİ bursunu kazanıyor ve o parayla hem Ankara’da kalıp hem ODTÜ’de okuyor… Yazın staj yapıyor, kışın okulun içinde çalışıyor….Okulunu çok iyi derece ile bitiriyor...Parasızlık dolayısı ile maydanoz satarken tanıştığı bir adam sayesinde önüne çıkan fırsatları çok güzel değerlendirip okullarını bitirebilmesi için her imkanı kullanıyor..
Sonrasında, ülkemizin DSİ gibi en önemli kurumlarında, Su-Yapı gibi Nurol gibi tanınmış büyük inşaat şirketlerinin kurucularından, mühendis olarak da barajlarda, İskenderun Demir Çelik fabrikası’nda, Hyundai otomobil fabrikasında imzası olan değerli bir profli çizmeyi başarıyor. Benim için, kendi istikbalini yoktan var etmenin en güzel örneğidir babam…
Yıl 1990…26 yaşımdayım..
Hilton Oteli’nde resepsiyonda çalışıyorum..Banu yakın arkadaşım o zamanlar..Biz iki genç kafadar çeviri yaparak ekstra para kazanmaya karar veriyoruz…Bu haber çabuk duyuluyor ve otelde kalan bir müşteriden Savunma Bakanlığı’na sunulacak bir “kokpit simülasyonu” dosyasının ingilizceden türkçeye çeviri işini alıyoruz… Aman Allahım, her gece iş çıkışı önümüzde 5-10 teknik çeviri kitabı deli gibi çeviri yapıyoruz…Çok kalın bir teklif…Çevir, çevir bitmiyor…Son haftasonumuz.. Biliyoruz ki, önümüzdeki hafta içi çeviri bizden teslim alınacak ve sunum yapılacak… Galiba son 100 sayfa kalınca ben pes ettim..
Gece saat 9 civarı.. Hilton’dan ani bir kararla babamı aradım..”Babacığım, durum böyle böyle..Parasında da değiliz artık bitirmemiz şart...Adamlar Savunma Bakanlığı’nda haftaya bu çeviri ile sunum yapacaklar….” Babamın tek sorduğu şu oldu “Orada faks makinen var mı?” “Evet?” “ İyi o halde..Bana kalan bütün sayfaları faksla…”
Banu’yla hemen kalan sayfaları babama gönderiyoruz….Heyecan içinde beklemeye başlıyoruz…Gün ağarırken arka taraftaki faks makinesinin aniden çalıştığını dün gibi hatırlıyorum..Çeviri gelmeye başlıyor….Hala üstünden seneler geçmesine rağmen babamın o kadar kısacık bir zamanda 100 sayfaya yakın çeviriyi yaptığına ve bize sabaha karşı gönderdiğine inanamıyorum… Teşekkür etmek için aradığımda babam beni uyarıyor… “Lütfen hayatınızda planlı programlı çalışmayı öğrenin.. Kızım...Gözlerim kan çanağı oldu..” Çeviriyi iç rahatlığı ile teslim ediyoruz...
Okuduğumuz kolejler, verilen onca ders paraları, yurtdışı okulları…Benim ingilizcem yetmiyor. Köy çocuğu kendini yetiştirmiş ODTÜ'lü bir gecede 100 sayfa çeviriyor.. Kendini yetiştirmeyi bilen kişi her koşulda diğerlerinden iyi olmasını biliyor..
Yıl 1990. Adapazarı Depremi…
Nurol şirketi’nden istifa ettikten sonra, babamlar Ankara’dan, “Asuman Abla”nın memleketi Adapazarı’na taşınıyorlar…Müteahhitlik yapmaya başlıyor…Yıllarca çok sıkı çalışarak kendi oturduğu apartman dahil, Adapazarı’nda bir sürü projeye imza atıyor…
O hafızalarımızdan silinmeyen deprem gecesi biz Ankara’dayız... Depremi hafif de olsa yaşıyoruz ve hepimiz sabaha kadar uyumuyoruz…Depremin esas yerini öğrenemiyoruz… O sabah, eski kayınpederim de önemli bir ameliyat olacak, o yüzden erkenden ailece hastanede kayınpederimin odasındayız…En nihayet elektrikler geliyor telefonlar açılıyor ve televizyondan ilk haberleri almaya başlıyoruz…Nasıl yani? Adapazarı mı dedi spiker? Yaşadığım o ani şoku hiç unutamam…Spiker orada anlatıyor, “Henüz Adapazarı’na ulaşılamadı bile” gibi birşeyler duyuyorum sadece…Eee babam orada…Allahım’a devamlı yalvarıyorum..”Ne olur bir şey olmasın ona” diye… O gece yarısına kadar haber alamıyoruz..İlk gönüllüler yardımlarla yola çıkıyor...Gece yarısı telefonum çalıyor ve telefonda babam….Gözyaşlarımı tutamıyorum onu dinlerken… “Birşeyimiz yok kızım, biz iyiyiz, evin önündeki caddeye yatak yapıldı, orada yatıyoruz, fena mı, ilk defa Asuman’la elele uzandık, gök yüzünde yıldızları seyrediyoruz.”…. “Yıldızları mı seyrediyorsunuz?!!!”
Şimdi anlıyorum ki, olaylara başkaları gibi negatif bakmamamı, her zaman pozitif bir çıkar yol bulmamı babamdan almışım. Sonradan anlatıyorlar, deprem olduktan sonra herkes don gömlek apartmanı terk ediyor…Kapının önünde bir bakıyorlar sadece Mithat Bey, babam yok…Bağırıyorlar can havliyle.”Mithat Bey, neredesiniz? Çıksanıza?...” En nihayet babam temele bir hayli göçmüş apartmandan, giyinik bir şekilde çıkıyor.. “Ne var? Niye bağırıyorsunuz? Zaten deprem oldu, bitti, neden böyle don paça fırladınız, giyindim, cüzdanımı ve önemli evraklarımı yanıma aldım, çıktım işte.”
Babamla gurur duyuyorum…Olaylar karşısında sakinliğimi ve panik yaşamadan yapılması gerekenleri yapmayı da babamdan almışım demek ki, ne mutlu bana…
Birkaç defa hayatına maddi anlamda tekrar başlaması gerekiyor babamın… Hep çalışarak okuduğu ODTÜ’den mezun olur olmaz, annemle, binbir zorluklarla kurduğu hayatını birgün kapıyı çekip terk edip bırakıp gidiyor bir tek eşya almadan… 25 sene sonra, bu sefer de deprem dolayısı ile herşeyini tekrar kaybediyor..Yine yılmıyor, bir saat içinde kaybettiklerini bir sene içinde tekrar yapılandırıp hayatına Sapanca Kırkpınar’da yeniden başlıyor ve kendii deyimiyle daha da mutlu ve zengin oluyor…
Babamla onun çabaları ve yaptıklarıyla gurur duyuyorum..
Hep kötü olaylar, başkalarından dinlenir de kendi başımıza gelmezmiş gibi hissederiz ya… Kanserden bahsedilince de öyle olmaz mı?….
Babam telefonda tahliller ve tetkikler yaptırdığını ve akciğer kanseri olduğunu söyleyince de bir türlü inanamamıştım…Sanki o an ben ve babam telefonda konuşmuyorduk da.... Başkasının hikayesini uzaktan seyrediyorum… Evet…Hayatında sigara içmemiş, sakin, pozitif, doğal yaşamayı seven babam akciğer kanseri olmuş…Sebep hep çalıştığı ağır metal fabrikaları...Bizler panik oldukça o normal hayatına devam ediyordu…Bir keresinde telefonda bana şöyle dedi.. “ Kızım, neden beni bu kadar çok arıyorsun? Grip olduğumda da beni bu kadar merak ediyor musun? Bu da bir hastalık... Grip kadar normal…Aynen gripte olduğu gibi doktor ne öneriyorsa onları yapıyorum ve bu hastalığın da kendi tedavisi bittiğinde iyileşeceğim..” Gerçekten de kanseri yenme sürecinde babamın hayatında hiçbir farklılık olmadı, kemoterapi gördüğü dönemde saçları bile dökülmedi… Canım babacığım, sadece İstanbul’da Amerikan Hastanesi’nde bir ciğeri alındığı ameliyat sonrası yoğun bakım odasına girdiğimde ilk ve son defa babamı çökmüş olarak gördüm…Orada bile bizi nasıl da neşeyle karşılamıştı…
Kanser denen korkunç hastalığı bile kolayca alt eden babamla gurur duyuyorum.
80'li yaşlarına bir kala babamla sohbet etmek bir ayrıcalık…Herkesle sohbet ederken herşey normaldir. Bir siz fikrinizi söylersiniz bir karşıdaki… Ama babam sohbete başlayınca zaman durur fikir filan kalmaz hayretle olayın bu yönlerini nasıl görmediğinizi düşünür ve hayranlıkla onun vurgulu,  gereğinde esprili, öğüt veren, adeta kitap okurcasına süslü cümlelerini dinlemeye başlarsınız.. Ondan hiç umut etmediğiniz konularda bile sizden çok bilgisi olduğunu görünce şaşırır kalırsınız..
Babama teşekkür borçluyum…Benim aklı başında olmama, duygusal değil duygulu olmama, zayıf ve çabuk pes eden biri olmamama, olayları çabuk toparlayan ve iş bitirici olmama hep yardımcı olduğu için…Acıyla, kederle, elemle hayatı kendimize zehir etmemeyi öğrettiği için…Çalışkanlığı ile herkese örnek olduğu için…
Benim babama karşı duyduğum derin sevgi onun hatalarını görmememe sebep olmuş olabilir. Bana göre o mükemmel bir insan…Hayata bakış açısı benim yaşantımda olumlu ve ölene dek sürecek bir ayrıcalık meydana getirmiştir… Babam canlı, çalışkan, dinç, kuvvetli, devamlı yaşam gücü dolu ve süreklidir. Babamın ben çocukken ve gençken neden benim başarılı, mutlu , dengeli ve huzurlu olmamı bu kadar çok istediğini, onunkilerin doğru benimkilerin yanlış olduğunu ben anne olunca ve bu yaşımda ancak anlayabiliyorum.
Çocuklarımıza mallarımızı mülklerimizi miras bırakamasak da olur ama sözü edilmeyen hazineyi yani insanlık ve anne babalık örneği onlara bırakacağımız en güzel mirastır. Tüm varlığımla, babamdan aldığım örnekle, ben de, oğluma bu mirası bırakmaya çabalıyorum…
Benim babam olduğun için sana teşekkür etmek istiyorum... Tanıdığım en büyük ve değerli adam sensin ve seni her zaman çok seviyorum..

Mithat Aymer'in kızı,
Ece Aymer