Sunday, July 14, 2019

MRS. SWANGSRI SIVAKRISKUL

Swangsri mi?..O ömrüme gönderilmiş bir melekti.

Dolu dolu 5 gün.
Ve gitti.
Sevgilimi kaybetmiş gibiyim. Kalbim ağrıyor sanki. Bir oda yalnızlığım var. Bana aldığı hediyeler. Onlar bana bakıyor ben onlara...

"Türkiye'ye geleceğim" dediğinde " off nasıl geçer ki zaman? Eeee şimdi ben onu nasıl mutlu edeceğim...Ahhh ne güzel gezdiririm şimdi ben onu.." diye atladım heyecanla. "Hayır..Ben sana geliyorum. Atölyende olmak istiyorum.. Gezmece başka sefere." dedi. İstemedi Kapadokya, Bodrum, Hatay filan.

Geldi.
Yine de tam dinlemedim onu. İki gününü tıka basa doldurdum. Kalabalıklarda neşeli ve uyumlu dururken bile bana anlattı gözleriyle, duruşuyla."Yalnız olmak istiyorum.Konuşalım istiyorum. Zamanımızı koşa koşa harcamayalım diyorum."

Nihayet.
Dinledim onu.
Duruldum.
Son 3 gün. Hep konuştuk. Önce ben konuştum durmaksızın. Malum başlayınca da susmam ki. Hep dinledi.. Sonra ondaydı sıra. Ve o başlayınca konuşmaya,  ben bir daha konuşmak istemedim. Vapurda anlattı, yemekte, durakta, otelde...Yürürken, beklerken, otururken... Sanki büyülüydü tüm sözleri.

 "Kedi. Onlar sadece evcil bir hayvan değil. Özel bişi vardır. Sen. Kedi gibisin.  Bir duruşun var. Kendi özel dünyan var ne kadar kalabalık olursa olsun etrafın. Sana ait bir dünya. Kimseyi almadığın bir dünya. Ama senin canın isteyince herkesin kucaklarına öyle güzel kıvrılıyorsun ki kimse hayır da diyemiyor, onları dünyanın en mutlusu ediveriyorsun. "

 "Hayatımız 3 gün. Dün, bugün, yarın. Dünün ötesinde kalırsan ya da yarının ötesine çok zaman ayırırsan bugünü kaçırırsın. Dünden evveli için yapılabilecek hiçbirşey yok. Pışmanlık yok. Yarından sonrası için de çok büyük beklentilerimiz olmamalı. Çünkü bilmiyoruz yarından sonrası olacak mı? O yüzden enerjin, planın, paran varsa bugüne harcamalısın hepsini. Yapabileceğinin en iyisini bugün yapmalısın. Yarın uyandığında ise yeni bir güne ve sadece yeni bir yarına odaklanmalısın"..

 "Şimdi burada benimle otururken senin için en önemli şey nedir? Mesela benim için şu an karşımda sen otururken sensin en önemli. Beynim sadece burada. Aklım ne gelen mesajlarda olmalı, ne birazdan ödenecek hesaplarda ne de yarın buluşacağım arkadaşımda. Sana odaklanıyorum. İşte her anımızda bunu uygulamamız lazım. Ne iş yapıyorsak ya da o an kiminleysek kendimizi o ana adamamız gerekir.Mutluluğun sırlarından biri"..

"Vücudumuz ve aklımız beraber değillerdir. İnsan olarak biz, öğrenmek ve aslında gerçek doğamız olan ruhsal parçamıza  yakınlaşmak için fiziksel bedenlerimizle “örtünmüş” durumdayız. O yüzden vücuduna hükmedemezsin ama aklına evet. O halde vücuduna hükmedemediğin yerde aklına mukayyet olup vücuduna istediğini yaptırabilirsin. Birgün hastaneye düşersek kimse bize yardım edemez. Doktorlar dahi.. Yaşamak istemeyeni kimse kurtaramaz. Hayat mücadelesini kazanacak tek kişi sensin. O yüzden kendin olmalısın, kendi başına başarmalısın, sen kazanmalı, sen hayatta kalmalısın. Akıl oyununla, kimseye bağımlı hissetmeden"..

"Bak. Şu elma taşıyarak iki büklüm hamallık yapan yaşlı adamı görüyor musun? Ahhh. En ders alınacak manzara. Ben zevk alıyorum böyle birini seyretmekten. Çünkü o hayata yenik düşmemiş. Hayatta kalmak için hala mücadele ediyor. Sadece kendi başına hayatta kalabileceğinin farkında. Zor da olsa hayata yenilmemiş, iki büklüm de olsa bişi taşıyor, mücadele ediyor. O zaman ben, hele ki ondan birkaç step şanslı biri olarak utanmam lazım bişi yapmazsam, o, o haliyle hamallık yaparken ben bu halimle nasıl hayata meydan okumam? İşte bu insanlar bizim daha iyi şeyler yapabilmemiz için örnek insanlar"..

 "Tayland'da herkesin evinde başka küçük bir ev daha vardır. Çünkü üzerinde yaşadığımız topraklar ya da dünya üzerindeki her bir parça toprak  bizden çok önce birilerininmiş. Onları birileri uzun yollardan göç ederek, uğruna hayatta kalma mücadelesi vererek, savaşarak ya da zorlu koşullar içinde elde etmiş. Ben ise sadece parasını verip almışım. Şu an üstünde ben otursam da bu hakkı,  burayı bana tarihte sağlayanlara borçluyum. Budizme göre kaderimizden erken ölürsek ruhlarımız bu dünyada dolaşmaya devam ediyor.  Sadece gördüğümüz, dokunduğumuz şeylere hizmet etmek çıkarcılıktır. Asıl göremediğimiz bir ruha hizmet etmek, saygıda kusur etmemek ise bizi bir üst yaşam seviyesine ulaştıracaktır. İşte evlerimizdeki evler onlar içindir.  Biz o toprağa sahip olup mutlu oluyorsak, rahat uyuyirsak, yemek yiyorsak, bunun esas sahipleri onlardır ve her zaman evimizde yerleri vardır"..

 "Hayatta üç şey olmaya çalış. Makul, nazik ve öfkesiz..."

" İnsanlar bir amacı olan ruhani varlıklardır. Nedir amacımız? Alçak gönüllülüğümüz ve gerçeği arayışımız sayesinde yükselmek ve bir yandan yanlışlarımızdan ders alırken bir yandan da maddi şeylere bağlılıktan kendimizi kurtarmaktır.."

"Düşündüğümüz her şey, yaptığımız her şey, sesli olarak ifade ettiğimiz her şey hem çevremizi etkiler, hem de içsel bir etki yaratır. Bu nedenle hepimiz daha büyük bir bütünün parçasıyız ve her birimiz o dengeyi sağlayan eşit parçalarız. O yüzden şeklimiz, işimiz, maddi gücümüz ne olursa olsun bu bütünlükte bana bu halimle ihtiyaç vardır"

" Sen etrafındaki herşeyde dengeyi sağlayan, yol gösterici, yargısız, sana seçilmiş yolda doğru adımlarla hareket eden bir kadınsın. Bütün bu dediklerimi uygulayan makul, öfkesiz ve nazik bir ruhsun.. Kendinin farkına varıp ve bu hayatta bir amaç – hayatını ve diğer insanların hayatlarını zenginleştiren “yüce bir amaç” bulmuşsun ve o yüzden herkesi cesaretlendirebiliyorsun."

" Mutlaka Hindistan'a götüreceğim seni.Orada bir otel var. İlginç bir otel. Her zaman boş. Ama sahibinin umrunda değil boş olması çünkü çok zengin. Hindistan'ın en zenginlerinden birisi sahibi..Otel  görkemli büyülü bir görüntüye sahip.Yaklaştığında kapıda kocaman bir tabela ve yazı görüyorsun. Yazıyı söylemeden önce Hindistan'ın tarihinden bahsedeyim kısacık. Hindistan, tarihi boyunca ‘arzular ülkesi’ olarak tanımlandı. İnci ve elmastan gül esansına doğal hazineleri yanında, hikmet hazineleriyle de büyük güçlerin hep dikkatini çekti. İngilizler için, diğer sömürgelerde olduğu gibi buradaki hakimiyet fikri geçici bir sömürgecilik iştahına dayanmıyor, neredeyse İngiltere’nin zenginliği, Hindistan egemenliğine bağlı olarak görülüyordu . O yüzden Hindistan çok sömürüldü çok acılar çekti. İngilizler Hindistan'da kötülüğün merkezi oldu. Dönelim otele.. Otel ingilizler zamanı en ünlü balolara evsahipliği yapmış, kısacası köle şeklinde hintlilerin çalıştırıldığı lüks ingiliz yaşantısına tanıklık etmiş yıllarca. Sömürgecilik dönemi boyunca  kapıdaki o tabelada şu yazılıymış. 'No indians allowed.' Yani.... 'Hintliler giremez. Bu otele hintlilerin girmesine izin verilmez.' Sömürgecilik dönemi bitince.... Sırf o yazıyı değiştirmek için zengin hintli işadamı oteli satın alıyor. Ve kapıdaki tabelayı değiştiriyor. İşte ben seninle o tabelaya tekrar bakmak istiyorum. Koca bir tarihi, çekilen acıları bir cümle, bir tabela nasıl özetliyor.
' İngilizler giremez.Hiçbir ingilizin bu otele girmesine izin verilmez. Köpekler hariç.'

Ah sevgili Swangsri.  Öyküler konuşmalar daha ne çoktu. Doyulmaz ki o günlere..

Ben..
Dünyanın ne şanslı kuluyum ki. Hayatımın bir yerinde sana rast geldim..Tabi ki var tek tük de olsa.. Senin gibi kendini benimle olmaktan mahrum etmeyen hatta birlikte olmak için fırsat yaratan olağanüstü insanlar.
Günlerce dinleyebilirim sizleri.
Benim en büyük kazancım, refahım, doygunluğum, verimliliğim önce kendim sonra sizlersiniz.

Seni çok seviyorum Swangsri.
Hepiniz kalın sağlıcakla..

Friday, June 7, 2019

BABA FİLMİ PART 2

BABA FİLMİ PART 2
Bu tatil farklıydı..
Hep ben övünürdüm babamın kızı olmakla bu zamana kadar.. "Merhaba ..Ben Mithat Aymer'in kızıyım."diye tanıştırırdım kendimi...
Bu tatil çoğu rastladığımız kişi, babama yaklaşıp "aaaa siz Ece Aymer'in mi babasısınız?" deyince, işler değişti..😊😊..
Eve dönüş zamanı gelince babama sarıldım..
"Gurur duyuyorum kızım seninle...İşte o zaman bu zamanmış...Artık ben, Ece Aymer'in babasıyım.. " dedi...

O öyle hissediyorsa ne mutlu bana...

BENİM BABAM...
Bir çocuğun babası ile olan ilişkisinin kalitesi, o insanın çevresine karşı göstereceği tepkiyi belirleyen en önemli etkendir. – John Nicholson
Hatırlamaya çalışıyorum..
Hafızamı zorluyorum ama olmuyor... Babamı bir türlü bizim evde hatırlayamıyorum…Nasıl işten gelirdi, acaba bana nasıl seslenirdi? “Kızım…ben geldim…” deyince ben koşup sarılır mıydım? Evde ne giyerdi?
O zaman Aşağı Ayrancı Yazanlar sokaktayız…Evi hatırlıyorum, bahçeyi, apartmandaki merdiveni, balkonu…
Ama babam…Hatıralarımda yok.. Çok üzülüyorum…
Ona ait en eski hatırladığım..
Daha doğrusu, çocukluğuma ait en çok sevdiğim ve sevindiğim zamanlar….Onun bekar evindeyiz…. (Demek ki annemle boşandıktan sonra, gittiği Belçika’dan dönmüş ve Küçükesat İncesu’daki o hatırladığım evi tutmuş!) Babam ve ben varız sadece…O günler babam sadece benim…Gözlerimin içine dikkatle ve sevgiyle bakardı…O günlerde babam beni hiç susturamazdı, söylediklerimi eleştirmez, beni gerçekten dinlediğini ve anladığını bilirdim… 8-9 yaşın saflığı ile,duygularımı hiç çekinmeden anlatırdım…
Sonra…Çoook uzun zaman, yaklaşık 30 sene bunu bir daha yapamadım, onunla duygularımı paylaşamadım.
Çok güzel oyunları vardı….Ahh, bir türlü tam hatırlayamıyorum ki..Halbuki, bir hatırlasam... Benim için dünyanın en değerli anıları olacaklar…Galiba “ne iş yapıyorsun?” oyunu oynardık… Babamın arkasına geçerdim, başlardım dişimi fırçalamaya ya da başlardım saçımı taramaya…O sorular sorarak, benim verdiğim cevaplardan, ne yaptığımı tahmin etmeye çalışırdı…Hep, katılarak güldüğümü hatırlıyorum, o kadar komik işler söylerdi ki…Şimdi anlıyorum, beni oyalamak için ne kadar uğraştığını, beni eğlendirmek için ne kadar yaratıcı olmaya çalıştığını…
O zamanlar Tunalı, Buğday sokaktaki Neşe İlkokulu’na gidiyorum..Babam da tam karşıdaki Su-Yapı’nın kurucu mühendislerinden.… Okuldan azıcık aşağı inince, Buğday sokağın Tunalı’ya çıktığı yerde Kebap 49 var..Her yeri camla çevrili...Babam hala söyler “Sorardım sana...Ne yiyeceksin yavrum? Her zaman tek cevabım vardı. Kıymalı pide babacığım.”
Su-Yapının altında da Rıhtım Restoran var…Rıhtım’ın, yemek öncesi masaya getirilen, özel tırtıklı bıçakla sıvazlanıp, şık cam kaseye konmuş tereyağları ve sıcacık ekmeğini o kadar net hatırlıyorum ki… Belki de babam ve ben, başbaşa olabildiğimiz için bu iki yer benim için hep çok özel yerler oldu …
Sonra….sonrasında, yalnız bir adam ne yapar Ankara’da?… O da çok haklı olarak arkadaşlarının uygun gördüğü ve sonradan çok güzel anlaştıkları “Asuman Abla” ile evlendi…
Benim durum artık şöyleydi...Büyüdükçe yaşamını sürdürmek zorunda olduğu anne evinde aslında karşı olduğu, reddettiği bir yaşam tarzını yaşayan bir genç kız..Baba evinde ise babasını paylaştığını düşündüğü yepyeni bir kadın, bir üvey kardeş,ardından bir kardeş daha…..
11 yaşla 40 yaş arası hep içimde babamla mücadele eden bir Ece oldu.. O Ece gerçekten ben miydim bilmiyorum... Bildiğim, bekar evinde babasıyla kahkaha krizleri geçiren Ece yerine, duygularını ifade edemeyen, ifade edememenin sıkıntısıyla içten içe depresyonlar yaşayan yeni bir Ece’nin oluştuğu… Babam her zaman öyle güçlü ve sağlamdı ki...Hem karakteri dolayısıyla hem de benim babam olması sebebiyle ben büyürken, hayatımı yaşarken, düşmeme, yanlışlar yapmama asla tahammül etmedi…Ben de hep tiyatro oynadım, hep onun hatasız kızı oldum.
Maalesef bana kendi doğrularını öğretmeye çalışırken, illaki tersine gittim ve kendim yanlışlar yapmadan doğruları öğrenmedim… Ancak yaptığım bu yanlışlar hayatımdaki en değerli varlığı yani babamı kısa bir zaman için de olsa kaybetmeme sebep oldu… Şimdi geriye dönüp baktığımda, babamla küskünlüğümün sonunda ondan duyduğum birkaç özel cümle belki de hayatımda hep ondan duymayı beklediğim en güzel cümlelerdi… Onsuz geçen birkaç yıl sonra ona çok uzun bir mektup yazıp çocukluktan itibaren yaşadıklarımı, ona olan duygularımı, neleri affedip, neleri affedemediğimi, üzüntülerimi, sevinçlerimi herşeyi yazdım.Mektup eline ulaştıktan 3 gün sonra beni aradı.
"Bir baba kızını nasıl sever senin hiç fikrin yokmuş..Sen benim en değerli varlığımsın." Ahhhh. İşte bu..Onun hayatında, benim yerimi ifade eden o kısa ve öz açıklama... Babamın sesi... Vurgulamaları dahi hala kulaklarımda…Artık, ölsem de gam yemem derler ya, aynen öyle hussetmiştim telefonun öbür ucunda.
Ne tuhaf..Büyüyorsunuz, okuyorsunuz, evleniyorsunuz, çocuk sahibi oluyorsunuz, günde 16 saat çalışıyorsunuz amaaaa aniden bütün bunları hep bir kalp burukluğuyla yaptığınızı fark ediveriyorsunuz. Nihayetinde küsmeler, barışmalar... Ve yıllar boyunca beklediğiniz o 1-2 cümleyi duyunca bütün burukluklar siliniyor ve yeniden revize olup mutluluk içinde hayata yeni bir sayfa açıyorsunuz..

Babam hedeflerine kitlenen ve asla sizi yanıltmayan birisi..
Mersin’in Gözne köyünden…11 kardeşli bir ailenin 5. çocuğu..Parasızlık dolayısı ile defalarca evlatlık verilmiş ama her seferinde kaçarak eve geri dönmüş…Orta1’in sonunda abisinin desteği ile minik bir manav dükkanında çalışmaya başlıyor..Bir gün bir İngiliz manava giriyor ve babamın ona söylediği ingilizce cevaplar çok hoşuna gidiyor…. “Bana çay ısmarlar mısın?” deyip dükkanda babamla biraz oturuyor… İngiliz William Rickards, bu küçük esmer çocuğun, köy ilkokulunda öğrendiği ingilizcesiyle bile olsa onunla konuşmasından çok etkileniyor ve “bana hergün çay ısmarlarsan, ben de sana daha çok ingilizce kelime öğretirim.”diye bir teklifte bulunuyor..Gerçekten de William hergün babamın yanına gelip çay içiyor ve ona İngilizce öğretmeye başlıyor…O zaman babam Mersin ticaret lisesi’nde..Nihayet William evde İngilizce ders vermeyi teklif ediyor babama… Böylece William’ın evinde İngilizce dersler başlıyor.Sonuçta babam liseyi çok iyi bir dereceyle bitiriyor… William son İngilizce dersinde bir öneride bulunuyor. “Biliyor musun, Ankara’da mühendis ve bilim adamı yetiştiren yeni bir üniversite var, İngilizce eğitim veriyor.İsmi ODTÜ. Oraya başvurmanı ve imtihanına girmeni istiyorum.”
Yıl 1958..ODTÜ 1956’da açılmış...Daha henüz barakalarda ders yapıyorlar. Babam William’dan aldığı 50 lira ve Abdullah ağabeyinden aldığı 50 lira ile toplam 100 lirayla ODTü’nün imtihanına Mersin'den Ankara'ya geliyor ve bir gece kalıp dönüyor…İmtihanı çok iyi derece ile kazanınca William babama yeni bir öneride bulunuyor...“ Tebrikler. Şimdi sen Ankara’ya gidip ODTÜ’ye başlayacaksın... Ve artık ihtiyacım yok diyene kadar da ben ve annem sana her ay 50'şer pound göndereceğiz.”
Böylece babam yine ağabeyinden aldığı 50 lirayı da katarsak 150 lira ile Ankara’ya gelip ODTÜ’ye İnşaat Mühendisliği’ne kaydını yaptırıyor… 3-5 ay sonra babam başvurduğu DSİ bursunu kazanıyor ve o parayla hem Ankara’da kalıp hem ODTÜ’de okuyor… Yazın staj yapıyor, kışın okulun içinde çalışıyor….Okulunu çok iyi derece ile bitiriyor...Parasızlık dolayısı ile maydanoz satarken tanıştığı bir adam sayesinde önüne çıkan fırsatları çok güzel değerlendirip okullarını bitirebilmesi için her imkanı kullanıyor..
Sonrasında, ülkemizin DSİ gibi en önemli kurumlarında, Su-Yapı gibi Nurol gibi tanınmış büyük inşaat şirketlerinin kurucularından, mühendis olarak da barajlarda, İskenderun Demir Çelik fabrikası’nda, Hyundai otomobil fabrikasında imzası olan değerli bir profli çizmeyi başarıyor. Benim için, kendi istikbalini yoktan var etmenin en güzel örneğidir babam…
Yıl 1990…26 yaşımdayım..
Hilton Oteli’nde resepsiyonda çalışıyorum..Banu yakın arkadaşım o zamanlar..Biz iki genç kafadar çeviri yaparak ekstra para kazanmaya karar veriyoruz…Bu haber çabuk duyuluyor ve otelde kalan bir müşteriden Savunma Bakanlığı’na sunulacak bir “kokpit simülasyonu” dosyasının ingilizceden türkçeye çeviri işini alıyoruz… Aman Allahım, her gece iş çıkışı önümüzde 5-10 teknik çeviri kitabı deli gibi çeviri yapıyoruz…Çok kalın bir teklif…Çevir, çevir bitmiyor…Son haftasonumuz.. Biliyoruz ki, önümüzdeki hafta içi çeviri bizden teslim alınacak ve sunum yapılacak… Galiba son 100 sayfa kalınca ben pes ettim..
Gece saat 9 civarı.. Hilton’dan ani bir kararla babamı aradım..”Babacığım, durum böyle böyle..Parasında da değiliz artık bitirmemiz şart...Adamlar Savunma Bakanlığı’nda haftaya bu çeviri ile sunum yapacaklar….” Babamın tek sorduğu şu oldu “Orada faks makinen var mı?” “Evet?” “ İyi o halde..Bana kalan bütün sayfaları faksla…”
Banu’yla hemen kalan sayfaları babama gönderiyoruz….Heyecan içinde beklemeye başlıyoruz…Gün ağarırken arka taraftaki faks makinesinin aniden çalıştığını dün gibi hatırlıyorum..Çeviri gelmeye başlıyor….Hala üstünden seneler geçmesine rağmen babamın o kadar kısacık bir zamanda 100 sayfaya yakın çeviriyi yaptığına ve bize sabaha karşı gönderdiğine inanamıyorum… Teşekkür etmek için aradığımda babam beni uyarıyor… “Lütfen hayatınızda planlı programlı çalışmayı öğrenin.. Kızım...Gözlerim kan çanağı oldu..” Çeviriyi iç rahatlığı ile teslim ediyoruz...
Okuduğumuz kolejler, verilen onca ders paraları, yurtdışı okulları…Benim ingilizcem yetmiyor. Köy çocuğu kendini yetiştirmiş ODTÜ'lü bir gecede 100 sayfa çeviriyor.. Kendini yetiştirmeyi bilen kişi her koşulda diğerlerinden iyi olmasını biliyor..
Yıl 1990. Adapazarı Depremi…
Nurol şirketi’nden istifa ettikten sonra, babamlar Ankara’dan, “Asuman Abla”nın memleketi Adapazarı’na taşınıyorlar…Müteahhitlik yapmaya başlıyor…Yıllarca çok sıkı çalışarak kendi oturduğu apartman dahil, Adapazarı’nda bir sürü projeye imza atıyor…
O hafızalarımızdan silinmeyen deprem gecesi biz Ankara’dayız... Depremi hafif de olsa yaşıyoruz ve hepimiz sabaha kadar uyumuyoruz…Depremin esas yerini öğrenemiyoruz… O sabah, eski kayınpederim de önemli bir ameliyat olacak, o yüzden erkenden ailece hastanede kayınpederimin odasındayız…En nihayet elektrikler geliyor telefonlar açılıyor ve televizyondan ilk haberleri almaya başlıyoruz…Nasıl yani? Adapazarı mı dedi spiker? Yaşadığım o ani şoku hiç unutamam…Spiker orada anlatıyor, “Henüz Adapazarı’na ulaşılamadı bile” gibi birşeyler duyuyorum sadece…Eee babam orada…Allahım’a devamlı yalvarıyorum..”Ne olur bir şey olmasın ona” diye… O gece yarısına kadar haber alamıyoruz..İlk gönüllüler yardımlarla yola çıkıyor...Gece yarısı telefonum çalıyor ve telefonda babam….Gözyaşlarımı tutamıyorum onu dinlerken… “Birşeyimiz yok kızım, biz iyiyiz, evin önündeki caddeye yatak yapıldı, orada yatıyoruz, fena mı, ilk defa Asuman’la elele uzandık, gök yüzünde yıldızları seyrediyoruz.”…. “Yıldızları mı seyrediyorsunuz?!!!”
Şimdi anlıyorum ki, olaylara başkaları gibi negatif bakmamamı, her zaman pozitif bir çıkar yol bulmamı babamdan almışım. Sonradan anlatıyorlar, deprem olduktan sonra herkes don gömlek apartmanı terk ediyor…Kapının önünde bir bakıyorlar sadece Mithat Bey, babam yok…Bağırıyorlar can havliyle.”Mithat Bey, neredesiniz? Çıksanıza?...” En nihayet babam temele bir hayli göçmüş apartmandan, giyinik bir şekilde çıkıyor.. “Ne var? Niye bağırıyorsunuz? Zaten deprem oldu, bitti, neden böyle don paça fırladınız, giyindim, cüzdanımı ve önemli evraklarımı yanıma aldım, çıktım işte.”
Babamla gurur duyuyorum…Olaylar karşısında sakinliğimi ve panik yaşamadan yapılması gerekenleri yapmayı da babamdan almışım demek ki, ne mutlu bana…
Birkaç defa hayatına maddi anlamda tekrar başlaması gerekiyor babamın… Hep çalışarak okuduğu ODTÜ’den mezun olur olmaz, annemle, binbir zorluklarla kurduğu hayatını birgün kapıyı çekip terk edip bırakıp gidiyor bir tek eşya almadan… 25 sene sonra, bu sefer de deprem dolayısı ile herşeyini tekrar kaybediyor..Yine yılmıyor, bir saat içinde kaybettiklerini bir sene içinde tekrar yapılandırıp hayatına Sapanca Kırkpınar’da yeniden başlıyor ve kendii deyimiyle daha da mutlu ve zengin oluyor…
Babamla onun çabaları ve yaptıklarıyla gurur duyuyorum..
Hep kötü olaylar, başkalarından dinlenir de kendi başımıza gelmezmiş gibi hissederiz ya… Kanserden bahsedilince de öyle olmaz mı?….
Babam telefonda tahliller ve tetkikler yaptırdığını ve akciğer kanseri olduğunu söyleyince de bir türlü inanamamıştım…Sanki o an ben ve babam telefonda konuşmuyorduk da.... Başkasının hikayesini uzaktan seyrediyorum… Evet…Hayatında sigara içmemiş, sakin, pozitif, doğal yaşamayı seven babam akciğer kanseri olmuş…Sebep hep çalıştığı ağır metal fabrikaları...Bizler panik oldukça o normal hayatına devam ediyordu…Bir keresinde telefonda bana şöyle dedi.. “ Kızım, neden beni bu kadar çok arıyorsun? Grip olduğumda da beni bu kadar merak ediyor musun? Bu da bir hastalık... Grip kadar normal…Aynen gripte olduğu gibi doktor ne öneriyorsa onları yapıyorum ve bu hastalığın da kendi tedavisi bittiğinde iyileşeceğim..” Gerçekten de kanseri yenme sürecinde babamın hayatında hiçbir farklılık olmadı, kemoterapi gördüğü dönemde saçları bile dökülmedi… Canım babacığım, sadece İstanbul’da Amerikan Hastanesi’nde bir ciğeri alındığı ameliyat sonrası yoğun bakım odasına girdiğimde ilk ve son defa babamı çökmüş olarak gördüm…Orada bile bizi nasıl da neşeyle karşılamıştı…
Kanser denen korkunç hastalığı bile kolayca alt eden babamla gurur duyuyorum.
80'li yaşlarına bir kala babamla sohbet etmek bir ayrıcalık…Herkesle sohbet ederken herşey normaldir. Bir siz fikrinizi söylersiniz bir karşıdaki… Ama babam sohbete başlayınca zaman durur fikir filan kalmaz hayretle olayın bu yönlerini nasıl görmediğinizi düşünür ve hayranlıkla onun vurgulu,  gereğinde esprili, öğüt veren, adeta kitap okurcasına süslü cümlelerini dinlemeye başlarsınız.. Ondan hiç umut etmediğiniz konularda bile sizden çok bilgisi olduğunu görünce şaşırır kalırsınız..
Babama teşekkür borçluyum…Benim aklı başında olmama, duygusal değil duygulu olmama, zayıf ve çabuk pes eden biri olmamama, olayları çabuk toparlayan ve iş bitirici olmama hep yardımcı olduğu için…Acıyla, kederle, elemle hayatı kendimize zehir etmemeyi öğrettiği için…Çalışkanlığı ile herkese örnek olduğu için…
Benim babama karşı duyduğum derin sevgi onun hatalarını görmememe sebep olmuş olabilir. Bana göre o mükemmel bir insan…Hayata bakış açısı benim yaşantımda olumlu ve ölene dek sürecek bir ayrıcalık meydana getirmiştir… Babam canlı, çalışkan, dinç, kuvvetli, devamlı yaşam gücü dolu ve süreklidir. Babamın ben çocukken ve gençken neden benim başarılı, mutlu , dengeli ve huzurlu olmamı bu kadar çok istediğini, onunkilerin doğru benimkilerin yanlış olduğunu ben anne olunca ve bu yaşımda ancak anlayabiliyorum.
Çocuklarımıza mallarımızı mülklerimizi miras bırakamasak da olur ama sözü edilmeyen hazineyi yani insanlık ve anne babalık örneği onlara bırakacağımız en güzel mirastır. Tüm varlığımla, babamdan aldığım örnekle, ben de, oğluma bu mirası bırakmaya çabalıyorum…
Benim babam olduğun için sana teşekkür etmek istiyorum... Tanıdığım en büyük ve değerli adam sensin ve seni her zaman çok seviyorum..

Mithat Aymer'in kızı,
Ece Aymer

Monday, October 15, 2018

ECE AYMER CRAFT HOUSE'DA YENİ ÜRÜNLER

Senelerdir atölyede kullandığım ürünlerimi kendim tasarlıyorum... Hiç bir yerde görülmemiş ürünler olunca hem ben hem öğrencilerimiz daha da zevkle çalışıyoruz...

İşte bu seneki ürünlerden ilki...

EN YENİ ÜRÜNÜMÜZ.... KULLANIMA HAZIR BOYALI(çam masiftir, eskitilmiştir, sıcağa soğuğa dayanıklı kaliteli verniklenmiştir, hakiki deri kulptur)
YA DA
HAM MALZEMELERİ ( 45x25 çam masif, 2 adet 30cm deri kulp, dekoratif siyah vida)
SATIŞA SUNULMUŞTUR.
ilgilenenler lütfen mesaj yazınız...





Wednesday, October 3, 2018

WALDORF BEBEK YAPIMI ETKİNLİĞİ

Ankara Atölyemizde Waldorf Bebek Yapımı

Sevgili Hande... İlk defa geçen sene pırıl pırıl gülüşüyle atölyemizde derse geldi... Öğrencileri onu pek sevdi.. Sakin sakin, detaylı anlatımı, vericiliği, hoş sohbeti, esprileri ile öğrencilerini kendine bağladı, dersini yaptı ve gitti..
 Onu çok sevince bu sene de davet edelim istedik..
Handecik yine bizlerle olacak... Sizlr,ele birlikte sevimli bebeklerini yapacak.

EĞİTMEN: HANDE ORUÇ
TARİH: 11-12 EKİM PERŞEMBE CUMA
13-14 EKİM CUMARTESİ PAZAR
SAAT: 9.30- 16.30
ADRES: 3158. cadde No. 71 Yaşamkent ANKARA
Geçen sefer bebeklerin vücutları "amigurumi" yöntemiyle örmeydi
Hande ile birlikte “waldorf bebekleri” yapımını bu kez kumaş elbiseli.
Tekniklerini bir arada göreceğimiz ve sonunda harika bir kız bebeğe sahip olacağımız çok güzel bir etkinlik yapacağız
Waldorfiagami bebek yapımı iki günlük bir eğitimi kapsamaktadır.
Hafta içi iki gün ve Çalışanlar için de cumartesi Pazar iki gün eğitim olacak.
Ücret herşey dahil 220 liradır...
Sınırlı sayıda kontenjanımız dolmadan arayınız.
Detaylı bilgi ve kayıt için: 0530 3830697-0312 2419688


Haydi bugün arayın... Keyifli saatler için rezervazyonunuzu yapın...













Saturday, August 25, 2018

BAHE...

Bu gerçek hikayeyi önce #arkeoloji_dünyası sayfasında kısa bir yazı olarak okudum.. Çok ilgimi çekti.. Okudukça hüzünlendim.. Günlerce "Bahe" aklımdan çıkmadı. "Bahe"nin kapının önünde umutla annesini beklediği canlı canlı gözümün önüne geldi durdu...
Araştırdım..Bu konuda ne varsa okudum..Uzun uzun yazmaya karar verdim....

ANNESİNİ BEKLEYEN BAHE....

Milliyet Gazetesi...Tarih 2014..
İlginç bir haber vardır gazetede..
"70 yıl annesini bekleyen Bahe vefat etti!!!"

Bahe'nin vefatı Süryaniler başta olmak üzere Mardin'de büyük üzüntü yaratır.. Mardin Valisi Ahmet Cengiz, Bahe'nin Mardin'in sembolü olduğunu belirterek, ölümünden büyük üzüntü duyduğunu dile getirir...

Peki kimdir bu zavallı Bahe?

İşte Mardin’in 14 km uzaklıktaki Bine-bil köyünde geçer Bahe'nin hüzünlü  hikayesi...

 Vedia ve tren istasyonunda hamallık yapan Hanna Süryani çiftinin 1928 doğumlu çocuğudur Circis Kaplan.
Annesi Circis’e “Bahe” lakabını takar. Mardinliler de,  Süryanice bülbül manasına gelen ve doğduğu köyün ismi olan “Binebil” lakabını da eklerler. Böylece Circis Kaplan artık “Bahe Binebil” olarak bilinir.

Bu yeni doğan çocuk mutluluk getirmiştir eve. Ama kaderi ne olacaktır.

Ne öykü bekliyordur yaşanmışlıkta, bilinmeyenin sırrıyla, yaşamın yeni nefesine başlamıştır Bahe. Yaşanmışlıklar artar..Yıllar geçmeye başlar... Sevecen yüzüyle Bahe hep ailenin ilgi odağı olur..

Ama sonrasında Bahe'nin hayatını değiştiren birşey oldu..
Vedia evin işlerini yaparken avlunun sıcaklığından kaçıp kenara geldi. İki yaşına gelen Bahe’sini uyutmuştu.. Yanağını öperek işlerini halladebilmek,  biraz daha çalışabilmek için kuyunun kenarına Bahe’yi usulca bıraktı. Üzerini ince bir şekilde örttü.

İçeri girdikten dakikalar sonra, şiddetli bir bebek sesi ve ağlaması duydu. Avludan çığlık sesleri yükseliyordu. Duyulmadık bir korku ve inanılmaz iç geçiren bir ses etrafı sarmıştı. Koşarak Bahe’nin yanına yaklaştığında avludaki horozun uyuyan Bahe’ye yaklaşıp hışımla onu gagaladığını ve burnunu, yüzünü kan revan içinde bıraktığını gördü.

Bahe çok korkmuş küçücük bedeni irkilmiş, ruhu geri dönüşümü olmayan yaralar almıştı. İrkildi. Ağlamaktan soluksuz kalan evladını aldı. İç geçire geçire ağlayan Bahe‘yi sakinleştirmeye çalıştı. Yarasını sildi. ...

Derin yara sadece yüzünde değil ruhunda, bilincinde de  kapanmaz izler bırakır Bahe’nin. Bahe, o günden sonra daha bir çekingen, daha bir ürkek olmaya başlar ve öyle de  yaşar.

Yaşamında iz bırakarak giden kaderinin, ilk yaraları artık başlamıştır. Hayat Bahe ile beraber ailesinin evinde, yaşamın varlıklarından biraz yoksun devam eder, gider. Bahe büyür…
Akranlarına göre yaşamdan ve gelişimden biraz daha geridir. Daha korkak daha zor öğrenen ve öğretilenleri daha zor yapan ,algılaması daha yavaş bir yapısı oluşur. Ama işlerinde kimseye zarar vermeyen, en seveceni de odur. Bahe  dört yaşlarına gelince, anormal davranışları zihninde oluşan hasarı belli eder. O şu an, kimseye zarar verecek davranışlarda bulunmuyordu ama akranlarına kıyasla zihinsel gelişimi geç ilerliyor, geç gelişiyordu. Öyle ki, bir ömür boyu manastırda yaşamış olmasına ve ana dil olarak Süryaniceyi konuşmalarına rağmen onun Süryaniceyi ömrü boyunca öğrenememesi, sadece ailesinden öğrendiği Arapçayı konuşması hep dikkat çeker. Oyunların vazgeçilmez çocuğudur. Ama nedendir bilinmez, Bahe o talihsiz olaydan sonra hep yaşamdan geridir. Vücudu gelişir ama  aklı, ruhu çocukluktan öteye geçemez..

Babası Hanna’nin yanına gelen adam  taşınacak yük olduğunu söyler. Bir iki gündür rahatsız olduğunu söyleyen Hanna eve para götürme derdine, yorgunluğuna rağmen işi kabul eder. Biraz soluklanır.  Hava sıcaktır. Kalkar trenin yanına gider. Trenden ilk yükünü sırtına alır ve büyük duvarın dibine bırakır. Hafif göğsü ağrımaya başlar, nefesi tıkanır gibi olur. Mertliğe yenilip yükü de bırakamaz. İkinci yükü de sırtına alır duvara doğru yönelir. Ağrı şiddetlenir, ayaklarını atamaz hale gelir, yol büyür, uzar, yük ağırlaşır. Zorlukla yürümeye devam eder. Duvara yaklaştığında eğilip yükü sırtından atar ve oracığa yığılıp kalır.

Arkadaşları yetişir. Ama Hanna bu dünyadan göçmüştür. Eve kara haber gelir. Kader tekrar işlemeye, yaralara yara katmaya başlamıştır. Matem, üzüntü, gelecek kaygısı, baba yokluğu evi sarar. Hüzün  varken, hiçbir şeyin farkında  olamayan, bilmeyen tek Bahe’dir. Kader Bahe’ye bir çizgi daha eklemiştir. Beş yaşlarındaki Bahe babasının anlamsız gidişinin zamanla ne olduğunu öğrenecektir. Vedia kocasının bu dünyadan göçmesinin yükünü tek başına çekemez hale gelir. Düşünür çözüm yolu arar. Çocuklar çalışacak, eve katkı olacak durumda değildir. Bir de dul kalmanın, dul yaşamanın zorlukları onu çok rahatsız etmeye başlar.

Zaman içinde Bahe’de sorunlar daha da belirmeye başlar. Zor öğrenen, zor anlayan yapısı, özel bakım ve ilgi gerektirir. Akranlarına göre her konuda geridedir. Bu son zamanda da hep fazla emek Bahe’yedir. Vedia geceyi zor geçirir. Kafasına, "ailesinin yanına, Suriye’ye gitme düşüncesi" iyice yerleşmiştir. Çocuklarını da alarak  baba ocağına dönmek istemektedir.

Kararını verir baba ocağı Suriye’ye gidecektir. Asıl zor olan Bahe’dir. Ne şartlar elverişlidir, ne de gücü vardı olacaklara. Ne yapacaktı Bahe’yi? Aklını kemiren tek düşünce budur. Oralara götüremez, bakamaz ve büyütemezdi. Karanlık gece,  kendi düşünceleriyle daha da karanlık ve karamsar hale gelir. Kararını  verir.  Bahe’yi Deyrül Zafaran Manastırı'na bırakacak orada yaşamını sürmesini sağlayacaktır. Bu, bir ananın diğer çocukların geleceği için; kendisi, yaşam mücadelesi, yüreği, mantığı için alınacak en zor ve en son karardır…

Baba ocağına taşınma vakti gelmişti. Her şey hazırlanmış, yolculuk için an bekleniyordu. Ama hayatın en zor anı, aile için Manastıra yönelmekti. Manastıra gelirler. Artık Bahe’yi bırakıp  ondan  ayrı, bilinmez bir kadere onsuz gideceklerdi. … Manastırın koca kapısı açıldı. Aileyi karşıladılar. Vedia, Bahe’nin elinden sıkıca tutmuş, avlunun ortasına geldiler . Bahe’yi Mardin'deki manastıra bırakır. Annesi son defa sarılır ve “biz geleceğiz” der. Kapıya kadar tekrar eder: “Biz geleceğiz Bahe”.

 Kapı adeta,  yaşamın ikiye böldüğü aileye ,iki ayrı kaderi başlattı. Vedia hıçkırarak, çocuklar durmaksızın ağlayarak, uzaklaştılar... Her an uzaklaşmaları arttı. Yürek beraber, mesafeler ve aile ayrı haldeydi artık.. Kapanan kapının sesi ardında, yaşamını geçireceği  Deyrul Zafaran Manastırı`nın avlusuna geldi. Manastır ve çalışanlar onu yüreklerine bastılar. Sahiplendiler. Günler günleri, yıllar yılları kovaladı. Verilen her işi yaptı. Ne karşı çıktı, ne de insanları üzdü. Yalnızlığı, anasından uzaklaşması, kardeşsizliği, babasının yıllar önce dünyadan göçmesinin üzüntülerini hep kalbinde yaşadı. Beklediği sevgiyi yaşamı boyunca hep tebessümüyle sevecenliğiyle verdi. Kapıya gelene hep, ilk, o koştu. Yüreğinde , kulağında hep "Biz geleceğiz!" sesinin kalbine bıraktığı bitmeyen umuduyla bekledi.

Zaman geçti. Bedeni büyüdü ama ruhu hep aynı kaldı. Çocukluk, ruhundan hiç ayrılmadı. Çocuk ruhu büyüyen bedeninde kaldı. Hep saf ruhu, temiz  kişiliği, bu dünyada olması gereken örnek insan yapısını sergiler gibiydi. Belki de Bahe, Tanrı'nın manastırda gerçek temiz ruhun nasıl olaması gerektiğini  sergilemek ister gibi, insanların görmesini istediği bir yaşam şeklini, bir benliği sunuş şekliydi. Yıllarını verdiği manastırda, Mardin’de çocuk kişiliği, ama büyüyen bedeni, saf  kişiliğiyle simge haline geldi. Bayram kutlamaları onsuz olmazdı. Ruhu, dünyası ayrı bir hayat kattı ona. Bayramlarda Mardin’i ziyaret etmek, evlere gitmek, insanlardan  hediyeler almak ona çocuk ruhunun en güzelliklerini yaşattı. Bir çocuğa verilen en ufak hediye sevincini tüm yaşamı boyunca hep hisseti. Mutlu oldu hediyeler aldıkca. Aldığı hediyeleri hep güvendiklerine emanet etti. Dönüp dönüp bir de sordu. "Kaybolmaz değil mi?" diye. 1928 yılında başlayan yaşam, manastıra bırakıldığı andan itibaren, kapıdan  Münire, İlyas ve Behiye gelecek diye umutla geçti. İlk zamanlardaki umudu artık alışmaya ve kabullenmeye dönüştü. Kapıdan geleni ilk o karşıladı, en sevecen haliyle  hep buyur etti.

Tam 70 yıl annesini bekler. Kalbi dayanamaz ve 2014 yılında Deyrulzafaran’da vefat eder..

Son olarak....
Mardin Kırklar Kilisesi başpapazı Gabriel Akyüz der ki..“Annesi 6 yaşında iken kendisini Delrulzafaran Manastırı’na bırakıp gitti. Ölene kadar yani 76 yaşına kadar annesini bekledi.. Her kapıya koştu, hep annem mi diye merakla bekledi. Ama annesi bir daha gelmedi“ diye bu acıklı hikayeyi anlatır...
25/8/2018
Ece Aymer
#tarihikentmardin
#arkeoloji_dunyası

Wednesday, August 22, 2018

HAYATIMIZIN ÖMRÜ 3 DURAK

HAYATIMIZIN ÖMRÜ 3 DURAK

Dolunca beynim, yüreğim...Yazıyorum.. Yürürken,  aklıma geliverince köşedeki duvara oturup yazıyorum.. Cafede gelip geçeni seyrederken yazıyorum.. Gece not alıyorum, gündüz aklıma geleni notlarımla birleştirip yazıveriyorum..

Yazmak sadece bir eylem..
Yazdıkça yaşadıklarımı ve kendimi anlamlandırıyor, daha iyi anlıyor ve algılıyorum. HAYATIMI YAZDIKÇA GERİDE BIRAKARAK VEDALAŞIYORUM..Hayatımı yazdıkça kendimi beğeniyor kendimle barışıyorum.. Aslında yazdıkça rahatlıyor, yeni yaşayacaklarım için yer boşaltıyorum.
TEK İSTEĞİM DÜNKÜ BİRŞEYDEN DAHA BİRŞEY OLAYIM..
Daha mükemmel de olabilirim, daha istekli, daha kırgın, daha üzgün, daha yorgun, daha verimli, daha geç uyanan, daha duyarlı...
Bazen uyandığımda, hayatın, benim çabalarım haricinde, tam da zamanı geldiği için sinyal göndermesini beklediğim oluyor.. Sabırlı ol Ece.. Bu kadar işi yalnız başına başardın sen mi yapamayacaksın, kendine biraz zaman ver, derin nefes al, dinlendir şu yorulan bedenini diyorum.. Bazen de bana bu kadar inananlar garip bir yükün altına sokuyor beni.. Belki de menopoz gibi üretkenliğin de bir sonu vardır diyorum... Sonra bir bakıyorum... Ertesi gün herkesi yatağından kaldırmak istiyorum hadi ne duruyoruz çalışalım bunu da yapalım şunu da...Herkesi abondan ediyorum...Öylesine enerjiyle doluyorum...
Eskiden utanırdım,  saklardım kötülerimi.. Şimdi ruhumu tanıdıkça beni mutsuz eden herşeyi, zaaflarımı, sevmediklerimi, çocukken yıllarca tacize uğradığımı SANSÜRSÜZ ANLATIVERİYORUM..
Ölümün hayatımızın bir parçası olduğunu çok yeni idrak ettim. Annemin hastalanmasından sonra, ermiş gibi hissediyorum artık kendimi.. Hiç birşey eskiden baktığım gibi değil.. Durgunum, çok uğraşmıyorum, yarışmıyorum, kabulleniyorum... Daha kendimle, daha herşeyle barışık...
Yazarak içime konuşuyorum..
Neysem oyum artık.. İçim dışım zaten birdi ama şimdi tüm şefffafım.. ...Daha çok gülüyorum, daha çok ağlıyorum, daha çabuk kırılıyorum ama daha da çok hoşgörüyorum. Her sıkıntımda  yalnızlığıma, müziğe, mutfağıma, dergilerime, fotoğraflar cekmeye, hayvanlara sığınıyorum.
Zaten doğaya aşığım...Zaten çimene dayanamam. Zaten gökyüzünü saatlerce seyrederim. Zaten yanımdan geçen her köpeğin başını  okşarım.. Şimdi kaldırıma, toprağa oturup onları daha da çok seviyorum, oynaşıyorum..
Her çocukla konuşuyorum..Kötülükten ve enerjimi emenlerden kaçıyorum.. Aslında çok sabırlıyım.. Ama şimdi anlamsız hayallere kapılıp gereksiz mücadele etmiyorum.. Beni istemeyeni ben hiç istemiyorum "Beni haketmiyor.. Maalesef kaçıran, kaybeden o..."deyip asıl onlar adına üzülüyorum..Hiç peşlerinden koşmuyorum.. Benim değerimi bilene yöneliveriyorum.."Next Please...."
Anı yaşıyorum.."Seni ömür boyu seveceğim" diyen yerine "şu an yanımda olsan" diyeni tercih ediyorum..

Bazen bakıyorum.. İnsanlar tembelleşmek, yakınmaya başlayabilmek, birisi evde onu beklerken o yeniden tehlikeli sularda adrenalin yüklemesi yapabilmek  için birilerini arıyorlar.. Uzun süreli ilişkilerde artık kilo alabilir, artık kendini beğendirmek için makyaj yapmayabilir, artık mükemmeli oynaması gerekmez, artık kokabilir, artık bir kenarda yaslanacağı bir omuz vardır, hatta nasıl olsa o artık ona bağımlıdır,  onu daha iyi anlayan yeni heyecanlar restoranda yan masadadır, telefonun ya da messengerın bir tık ötesindedir... RUHUNUN DALGINLIĞINI, KİRLİLİĞİNİ TEMİZLETMEK IÇİN ETRAFTA TEMİZLİKÇİ ARAYANLAR.

Beklemeyi de sevmiyorum artık.. Tam da bu yüzden hemen, şimdi aklımdan geçeni yapmak, konuşmak, yazmak istiyorum...Geniş zamanlı planlar ürkütüyor beni.. Her yere geç kalan ben,  artık kendime feyk atmak için her
yere vaktinden önce gidiyorum.
Bazen sıkıntıdan, bazen huzurdan susuyorum.Bazen çok daraldığımdan, bazen çok neşelendiğimden yazıyorum.. BU İKİSİNİN FARKINI BİLENLERLE ILETİŞİM KURUYORUM..

Hayat sakin yaşayınca ne kadar farklıymış. Yürüyen merdivende artık yürümüyorum.. Bir müzik dinleyince üşenmiyorum saatlerce diğer parçalarını araştırıyorum. Uzun uzun telaşsız hiç denemediğim zor yemekleri yapıyorum...
Ortalığı toplamıyorum. Saatlerce köpeğimin tüylerine dolaşan dikeni çıkarmaya çalışıyorum.. Keyif alarak hissederek.. Söylenerek küfrederek değil... Sinemada film bitince çıkmıyorum, en son setçisinin ismine kadar okuyorum.  İsmim okunana kadar uçağa binmiyorum, uçağın içinde ayakta kanter içinde kalabalığı bekleyeceğime keyfimi bozmuyorum kitabımı okumaya devam ediyorum...İnce dudaklarımı, "Beyonce" bacaklarımı, kırışan ellerimi kabul edip, kendi bedenimle barışıp, hatta artık biraz da teşhirci olarak kendi kendime meydan okuyorum..

Ne kadar çok şeyi susuyoruz aslında değil mi? Sevilmek için, aykırı düşmemek için, kabullenilmek, öteki olmamak için...Terk edilmemek için.. Kaybetmemek için..Egomuzdan ödün vermemek için...Vaktimizi böyle geçirirken aslında en değerlimizi, ZAMANIMIZI kaybetmiyor muyuz?

Anlayacağınız....
Canım arkadaşlarım hayat kısa.. Sözün bittiği yer bitsin artık.... Ölüme koşan şu hayatlarımızda, biraz daha güzel işler yapalım, daha estetize yaşamlar sürelim, iyilikten yılmayalım, utanmayalım, güzeli doğruyu susmayalım.. Ne dersiniz?
Çünkü hepitopu HAYATIMIZIN ÖMRÜ hepimiz için 3 DURAK...

22 Ağustos 2018
Ece Aymer

Saturday, August 18, 2018

Deprem....

16 ağustos 1999 gecesi...
Bilkent'ten bölümden geç geldim eve..Yorgun ve çok açtım.. Kocaman bir salata yaptım..Hakan geldi.. Her zamanki gibi evin ön verandasında sofrayı kurduk.. Can 2 yaşında... Hava o kadar sıcak ki çok fazla oturamadık sofrada...
Bir ara Hakan'la elele gökyüzüne baktık... Hala o kadar net hatırlıyorum ki....Yıldızlarla kaplanan gökyüzü...Daha önce Ankara'da hiç bu kadar yıldızı bir arada görmemiştim....Hala aklımdadır o geceki gökyüzü... Görmeyen insana anlatılamayacak bir gökyüzüydü..... Sanırım o gün gökyüzü bize anlayamadığımız bir şeyler anlatmak istiyordu....
Ben biraz televizyon seyrettim.. Hakan ertesi sabah ameliyata girecek olan babasını  düşünürken, üstelik pazartesi gününün verdiği iş yorgunluğuyla da çoktan televizyonun karşısında uyuklamaya başlamıştı... Can sıcaktan don atlet vaziyetlerinde, her zamanki gibi askerleri ile oynadı bir dışarı bir içeri girmekten yorgun düştü, "uykum geldi benim"dedi..
Sıcaktan bir türlü yukarı kata gidip uyumak istemiyordum ama ertesi sabah kayınpederime hastaneye ziyarete gideceğimiz için de sabah erken kalkacaktık...O  yüzden Can'la birlikte gece saat 10 gibi Can'ın karyolasına ikimiz de sığıştık,  her gece olduğu gibi kitap okuma faslına giriştik... Onun da benim de gözlerim kapanmaya başlayınca saat 11 gibi Can'ı yatırdım ve aşağı indim .... Hakan'ı uyandırdım.. "Hadi böyle koltukta iki büklüm uyuma.. Yukarı gel.." dedim,  yatağa çağırdım.... İstemeye istemeye sıcaktan bunalmış vaziyette yattık....
Dalmışım.....
Bir ara Hakan'ın .."Ece ben uyuyamıyorum en alt kata iniyorum orası serindir..." dediğini duydum....
 Sonra yine dalmışım....
 Kilometrelerce uzaktayız depremin çıkış noktasından...
Oralarda sabaha karşı yaşanan akla hayale gelmeyecek panikler korkular ölümler acılar,  Ankara'da bir evde yaşananlarla ne kadar kıyaslanabilir ki...
Sonradan öğrendik ki herşey sabaha karşı 3'de olmuş ve sadece 45 saniye sürmüş...
 Beklenmedik bir yatak sallanması ve yine gece yarısı uyurken ummadığım korkunç bir kapı gıcırtısı ile uyandım...
Her yer karanlık...
Uykudan uyanınca aniden çözemediğim ve düşünemediğim bir şekilde sanki yatak odamızın kapısı duvardan ayrılıp tekrar yerine geliyordu...Tahtanın duvardan ayrılıp tekrar yerine gelme sesi...Hala kulaklarımda...
Yatakta o kadar sallandım ki...
Bu gibi durumlarda çok ani karar verebilen bir insanım ve galiba 30. saniyede kendimi yataktan kurtarmayı akıl edip Can'ın odasına koşup onu kapıp 5 saniyede de merdivenleri üçer dörder inerek bahçeye çıktım...
Hala deprem olduğunun farkında değildim ama evde ters giden bir şeylerin olduğunu sezmiştim...
Sonra Hakan geldi aklıma..Hala boşanmış olsak da biraraya geldiğimizde konuştukça o geceye ait tek güldüğümüz şey nasıl Hakan'ı bodrum katta bırakıp Can'la kendimi bahçeye attığımdır.... 😊😊
Her şey olup bittikten sonra Can'ı bahçede şezlonga oturttum, beklemesini söyledim ve tekrar içeri girip, bodrum kata inip herşeyden habersiz uyumaya devam eden Hakan'ı uyandırdım....
Şimdi üçümüz de bahçedeydik... Yan komşumuz Gül ve Ali de dışarı çıkmışlardı... Diğer komşular da... Karşıdaki Oyak sitesinde de galiba çoğu kişi dışarıdaydı,  ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı....
Tüm elektrikler kesilmişti...Havanın aydınlanmasına yakın 1-2 saat önceki gökyüzünden eser kalmamıştı. Kayıp giden yıldızlar dünyadaki son görevlerini yapmış gibi bize selam çakmış ve şimdi bizden çok uzakta bir yerlere gitmişlerdi.
 Ankara'da küçük bir deprem geçirdiğimize kanaat getirdik...Dürüst konuşmak gerekirse sabaha karşı 4 e doğru sokakta artık işin gırgırındaydık...Nereden bilgi alacağımızı bilemediğimiz için kendimizle dalga geçmeye başladık.. Ben incecik bir gecelikle sokak ortasındaydım... Önce ona gülüştük... Gül'ün tüylü terliklerini hiç unutmuyorum...
"Ne yapayım terliklerimi bulamadım... Balayında giydiğim tüylü terlikleri dolapta buldum onları giyip çıkmışım..." dedi...Ona güldük...
 Nihayet ben içeri girip Can'ı yatağına yatırdım... Bu arada mahallenin erkekleri de arabanın radyosunun çalıştığını keşfetmişler... Ali'nin arabasında bütün komşu erkekleri gördüm hatta ona da gülüştük....
 İlk haberler sabahın ilk ışıklarıyla radyoda yayınlanmaya başladı... Devamlı Yalova ismi geçiyordu.... Depremin şiddeti tam belli değildi ama büyük bir deprem yaşandığı ortadaydı....
 Ben kendimi çok yorgun hissedip sabah beş buçuk gibi  yattım, uyudum...
Sabah 9'da Ankara'da her şey daha bir normaldi... Elektrik gelmişti...Kayınpederimin ameliyatı için hemen giyindik çıktık ve hastaneye gittik...Hastane odasına girdiğimde odadaki televizyon  açıktı ve Adapazarı'nda depremden bahsediyordu....
 Bir an durduğum hatırlıyorum.....
"Adapazarı???.... E peki babamlar???  Yok canım....Ufak bir depremdi herhalde..." dedim... Sonra ilk görüntüler,  kayıplar, yaşanan felaket, depremin şiddeti....
Kanımın hızlıca beynime doğru akışını hissettim....
Biz insanların acizliğini çok net bir şekilde gösteren görüntüler...Deprem bölgeleriyle hala irtibat kurulamadığından bahsediyordu televizyon....
Babama ulaşmam lazım diye düşündüm.... Koridora çıktım... O zaman ki mavi ağır Nokia cep telefonumla babamı aradım...  Sonuç olumsuzdu....
Herşeye pratik çözüm bulabilen ben ne yapacağımı bir türlü kestiremiyordum...Gözlerim yuvalarında devamlı dönüyor ve düşünüyordum.... Tam o sırada kardeşim Altuğ aradı..."Abla ben sabaha karşı İstanbul'dan Adapazarı'na doğru yola çıktım... 5 saattir yoldayım... Maalesef tüm yollar tıkalı... Oraya varır varmaz seni arayacağım"... dedi...
Tüm gün televizyon seyrettiğimi hatırlıyorum... Düşüncelerim bomboş..... Bir afet felaketinin ne olduğunu ilk defa idrak eden biri olarak şaşkındım....
Galiba akşamüstü 5 gibi Altuğ aradı... "Burası felaket abla....Babamlar iyiler şarjım çok az hatlar açılır açılmaz seni babam arayacak..." dedi....
Bir film seyreder gibiydim.... Sabahki veranda kıkırdaşmalarımız  aklıma geldi.... Tam o saniyelerde babamın yaşadıklarını hayal etmeye çalıştım....
Tüm gece başımın çatlarcasına ağrıdığını hatırlıyorum... Hiç bir haber yoktu....
Yattık....
Sabaha karşı 2 gibi  telefonum çaldı....
Nihayet babamın sesini duydum... Her zamanki çözüm odaklı sakin mantıklı ve soğukkanlı babam....
Ben ona teselli edeceğime o beni ediyor....
" Evet kızım... Bir deprem yaşadık... Temele göçen evden sağ çıktık... Bize her türlü yardımı yapıyorlar, biz de uzandık Asuman'la (benim üvey anne) elele yıldızları seyrediyoruz...Bir daha ne zaman böyle bir şey yapacağız?  Biz iyiyiz merak etmeyin....." dedi....
Ertesi gün bizim mahallede depreme yardım kamyonları yola çıkmaya hazır vaziyetteydi... Hakan "ben de gideceğim" dedi... Can çok küçük olduğu için biz evde kalmaya karar verdik....
 Herkes hemen alışverişlerini yaptı yaklaşık 3 saat içinde bir kamyon eşya toplandı ve yola çıktılar....
 Sonrası.... Hakan'ın bana anlattıkları..... Korkunç...
Çark Caddesi Adapazarı'nın en uzun ve en meşhur caddesi... Şehrin tam ortasından geçer...
Hakan Adapazarı'na vardığında beni aradı... "Çark Caddesi'ni bulamıyorum Ece!!! Tanıyamıyorum evleri ayırt edemiyorum hepsi yıkılmış...Babanlara döndüğümüz cadde nerede? "
Hiçbir zaman aklımdan çıkmayan sözleri ise... "Ece şehre girince havada ağır bir koku var.......Ölü kokusu Ece.... İyi ki gelmemişsin .. Apartmanların içine girerek canlı biri var mı diye bağırıyoruz...
Birbirine girmiş evler, caddeler, sokaklar,acı çeken insanlar, cesetler, birisine yardım edebilme umudu ile koşturan insanlar,
kargaşa... gürültü..."
Fay hattı denen şeyi  çok sonra Adapazarı'na gittiğimde gözlerimle gördüm.... Sanki dev bir  yeraltı ejderhası  toprakları yara yara  bazı yerlerden geçmiş bazı yerlerden geçmemişti... Bir sokakta  bir bina çökmüş yanındaki 2 ev sapasağlam duruyor, tam çaprazında  ev kalmamış ama onun yanındaki ev duruyor, yine diğer çaprazdaki ev sapasağlam  ama onun sırasındaki 5 ev yok....
Babamların apartman.... Belki bir daha filmlerde göreceğim bir şekilde  olduğu yerde, hiç kıpırdamadan temele çökmüş yani  apartmanın sokak kapısından içeri girmek için  iyice eğilmeniz hatta sürünmeniz gerekiyordu...
O binanın ve çoğu binaların müteahhiti babamdı... Babamlar burunları kanamadan bu apartmandan çıktılar ama hemen dibindeki  2 yan apartman  tanınmayacak haldeydi... Yani komşularını bakkallarını, manavlarını, sevdikleri birçok arkadaşlarını 45 saniyede kaybettiler... Hepsi öldü....

Üstünden tam  19 yıl geçti..Unutmamamız gerekiyor.. Neyin mücadelesini veriyoruz?Seyredin videoyu...Doğa denen, dünya denen şey bizi yutmaya karar verdiğinde, bir doğal felakette birbirine sıkı sıkıya kenetlenen o videodaki muhteşem ülke biziz...
Kendisini zerre sevmem ammaaa doğru da söylemiş Nihat Doğan... "Benim koyunum bile farklı bakıyor"....
Bir küçük tohumdan kocaman bir çınar ağacının çıkması gibi, bu 45 saniyelik olay aslında bizim bütün geri kalan hayatımızı yeniden doğurmuş olmalıydı....
5 saat sürdü bu yazıyı yazmam...O yüzden 17 ağustosta baslayıp 18 ağustos sabahına anca yetiştirdim...
Hayat bu işte..Bir ana yol var ve onun çevresindeki tali yollar.
Günümüze dönelim.....Bütün gün falanlar ve filanlar.. Diyeceğim o ki; insanlar, teyzelerimiz veya halalarımız, kuzenler, kötü günleri çabuk unutuyorlar. Birbirimizi yiyip duruyoruz...Birbirimize kenetlendiğimiz acı günleri unutup komşumuza düşman oluyoruz...
Keşke hep"yarın ölecekmiş gibi yaşa"yabilsek...
Allahım.... Güzelim Türkiye'mizi her türlü felâketlerden koru yarabbim... Amin…